You are currently viewing Mavi

Mavi

Bana Altı Dakika Ver

Dünyanın birçok yerinde olduğu gibi, bir zamanlar Anadolu’yu karış karış gezen fotoğrafçılar vardı. Çektikleri fotoğraflarla hem o dönemi belgelediler hem de keşfedilmemiş birçok yeri keşfettiler. Aynı zamanda Anadolu halkının yaşamlarına da dikkat çektiler.

Naci de bu fotoğrafçılardan biriydi. Naci, senenin bir dönemi bulduğu işlerde çalışıp para biriktirirdi ve bu parayla Anadolu’yu gezip fotoğraflar çekerdi. Şehre döndüğü zaman ilk işi günlerce karanlık odasına kapanıp filmlerini banyo etmek ve seçtiği fotoğraflarının baskılarını almak olurdu. Fotoğraflarla hikayelerini birleştirirdi ve fotoğraflarının daha dokunaklı bir hale gelmelerini sağlardı. Yaptığı işleri dergilere gönderirdi ve bazılarının yayınlanmasını sağlardı. Bu da Naci’yi mutlu etmeye yeterdi.

İşlerini tamamladıktan sonra soluğu en yakın dostu Can’ın yanında alırdı. Can, Naci gibi günübirlik yaşayan, avare bir gezgin değildi. Küçük bir kahvehanesi vardı. Kahvehane; boğuk, koyu duvarları olan, köhne bir yer değildi. Siyah beyaz fotoğrafların asılı olduğu açık mavi duvarlarına beyaz renge boyanmış ahşap masalar ve sandalyeler eşlik ediyordu. Sanki kahvehane değil de tipik bir Rum meyhanesi gibiydi. İnsanlar yürüdükçe ahşap zeminden çıkan gıcırtı sesleri ise Naci’yi rahatsız etmiyor, aksine daha da ilham almasını sağlıyordu.

Dostuna hâl hatır sorduktan sonra her zamanki yerine oturdu ve kahvesini bekledi. Can, kahveyi pişirip getirdi ve merakla masadaki fotoğraflara bakarak boş bir sandalyeye oturdu. Naci, fotoğraflardan birini Can’a yaklaştırarak;

-Şu fotoğraftaki kadını görüyor musun? Hani beyaz örtülü, başı dik, kaşları çatık duruyor. Sanki fotoğraftaki diğer kadınlardan daha güçlü bir duruşu var, dedi.

Can başıyla gördüğünü onayladı.

-O kadıncağızın kocası birkaç yıl evvel ölmüş. Beş çocuğuna tek başına bakıyormuş. Bak kameraya garip garip bakan çocuklar onun çocukları işte.

-Hani beş çocuktu. Beşinci çocuk nerede?

-Beşinci çocuk en büyükleri, sağda solda çalışıyor, köylülere yardım ediyor, aldığı harçlıkları da annesine getiriyormuş.

Can, fotoğraftaki bakımsızlıkları yüzlerinden okunan, yırtık kıyafetli çocuklara uzun uzun baktı. Naci’ye dönüp;

-Çekme şu çocukları dayanamıyorum, içim acıyor, bakmaya kıyamıyorum, dedi.

-O fotoğrafları çekmezsem zor koşullarda yaşayan insanları nasıl görecekler, nereden bilecekler?

Biraz daha sohbet ettikten sonra Naci dostunun yanından ayrılarak, garip karanlık kutusuyla şehri fotoğraflamaya doğru yola çıktı.

Naci şehirde bulunduğu zamanlarda boş durmuyordu, bir yandan çalışırken diğer yandan deneysel fotoğrafçılıkla uğraşıyordu. Kendi yaptığı karanlık kutulara film yerleştirip iğne deliği tekniği kullanarak fotoğraflar çekiyordu. Yaşadığı şehri bu teknikle belgelemek hoşuna gidiyordu. Daha flu caddelerin ve binaların olduğu belli belirsiz insanlarla dolu fotoğraflar çekiyordu.

Hayatı bu tempoda giderken diğer yandan yeni yapacağı seyahatin planlarını yapıyordu. Yola çıkma vakti geldiğinde Can’ın yanına uğradı. Can, Naci’nin yola çıkacağını heyecanından anlayarak;

-Bu sefer yolculuk nereye? diye sordu.

-Doğu Karadeniz’e gidip, Doğu Karadeniz’in yaylalarını ve köylerini gezeceğim. Oralardan bir isteğin var mı?

-Boş ver benim isteklerimi, güzel güzel fotoğraflar çek ve dönünce o fotoğraflar hakkında konuşalım. Hem zaten yine unuttun.

-Neyi?

-Hani benim fotoğrafımı çekecektin, dedi şakacı bir sitemle.

-Haklısın dostum, ne zaman senin yanına gelsem kameramı evde bırakıyorum. Dönünce söz veriyorum fotoğrafını çekeceğim.

Kahvesinden son bir yudum aldı ve dostuyla vedalaşarak otogara doğru yol aldı.

O dönem Karadeniz’i gezmek kolay değildi. Köylerin ve yaylaların çoğuna araç ulaşımı yoktu. Araç ulaşımı olsa da araç bulmak zordu. Bu yüzden çoğu yeri yürüyerek gezdi. Yürümek daha güzeldi. Hem temiz hava alıyordu hem de çevresinde olup bitenleri daha iyi görebiliyordu. Sırtında ot, odun, çay taşıyan kadınları, kahvelerde küfürleşerek konuşan erkekleri, tahtadan oyuncak yapan çocukları gördü. Bulunduğu coğrafyada yaşamanın ne kadar zor olduğunu tüm gerçekliğiyle fotoğrafladı.

Seyahatini bitirip şehre dönen Naci, soluğu karanlık odasında aldı. Günlerce çektiği fotoğrafların banyolarını ve baskılarını yaptıktan sonra heyecanla Can’ın yanına doğru yola koyuldu. Kahveye yaklaştıkça bir tuhaflık sezinledi. Işıkları yanmıyordu. Kapısını zorladığında kilitli olduğunu fark etti. Şaşkınlıkla etrafına bakan Naci, iki sokak ötede oturan dostunun evine doğru yürümeye başladı. Kapıyı çaldığında onu Can’ın annesi karşıladı. Naci’yi içeri buyur etti. İçerde ölüm sessizliği hakimdi. Bir şeylerin kötü gittiği, Can’ın annesinin yüzünden okunuyordu. Naci’nin rengi bembeyaz olmuştu. Annesi,

-Can içerde yatıyor görmek istersen, dedi.

Sessizce Can’ın odasına doğru yürüdü; kapıyı açtığında zayıflamış, bitkin, titreyen gözlerle Naci’ye bakıyordu. Naci durumun ciddiyetini anladı ve hiçbir şey söylemeden öylece bakakaldı.

-Hoş geldin, dedi zayıf bir ses tonuyla.

-Hoş buldum.

Titrek gözleriyle yanındaki boş sandalyeyi işaret ederek oturmasını istedi. Naci sakince yanına oturdu ve Can’ın soğuk ellerini tuttu. Kısa bir sessizlik hâkim oldu. Naci’nin dili tutulmuş gibiydi, hiçbir şey söyleyemiyordu. Ne söyleyebilirdi ki… Her şey ortadaydı. En yakın dostu erimiş, bitmiş halde karşısında yatıyordu. Can, ortamın sessiz gerginliğinden kurtulmak için zor da olsa konuşmaya başladı;

-Seyahat nasıl geçti?

-Eh, seyahat işte, her zamanki gibi yorucu ama bir sürü fotoğraf çektim. Görmek istersen senin için de getirmiştim.

-Boş ver, sen şimdi gariban çocukları çekmişsindir. Ben onlara kıyamam moralim bozulur. Zaten moralim bozuk. Sen daha benim fotoğrafımı çekecektin ne oldu o iş? dedi.

Naci utana sıkıla Can’a bakarak;

-Kameramı yine evde bıraktım ancak iğne deliği karanlık kutum yanımda. Tek poz hakkımız var. Eğer sabit durmayı başarırsan seni onunla çekeceğim. İster misin?

Zaten kıpırdamaya hali olmayan Can, dostunun teklifini kabul etti. Naci kamerasını düzgün bir yere sabitledi. Ortamın ışığını gözüyle ölçerek çekim süresini hesapladı. Can hafif doğrulabildi ve pozunu verdi. Naci perdeyi açtı ve yaklaşık altı dakika sürecek çekimi başlattı. Çekimin yarısında Can daha fazla dayanamadı ve yavaşça yastığına kafasını koyup uykuya daldı. Can çekim esnasında hareket etmiş olsa da Naci çekimi tamamlayana kadar perdeyi kapatmadı. Kalan üç dakikalık süre bitince perdesini kapadı. Son nefesini kamerasının karşısında verdiğini fark ettiği dostunun son defa elini tutup oradan ayrıldı kimseye bir şey demeden karanlık odasına doğru yola koyuldu.

Naci, fotoğraflarında daha çok anı ölümsüzleştirdi. Bu defa yaşanan anları tek bir kareye sığdırarak ölüm anını ve bedenden çıkan ruhu tek bir fotoğrafta birleştirdi. Peki siz hiç çekilen her fotoğrafın bir ölümlünün belgesi olduğunu düşündünüz mü?

2013’te kaybettiğimiz dostumuz Can ÇAVUŞ’un anısına..

İğne Deliğinden Hikayeler 1 / Mavi

Bahadır Duman,  2021

Bu hikaye ve fotoğraf projesi, Nisan 2022’de Ankara’da Ka Atölye’de sergilenmiştir.

Bahadır Duman

1985 Ankara doğumludur. Zonguldak Karaelmas Üniversitesi İşletme bölümünden 2008 senesinde mezun olmuştur. Üniversitenin ilk yıllarında fotoğraf çekmeye başlamıştır. 1964 senesinde dedesi tarafından kurulmuş Damla Pastanesi’ni ailesiyle birlikte işletmektedir. Fotoğraf üzerine aldığı teknik eğitimler sonunda 2020 senesinde kendisine ait Odark adında karanlık oda atölyesini kurmuştur. Karanlık odada, film banyosu ve baskının yanı sıra kendi tasarladığı ya da eski kameralardan geri dönüştürdüğü iğne deliği (pinhole) tekniği ile çekebilen fotoğraf makineleri yapmaktadır. İğne deliği tekniğiyle çektiği fotoğraflar üzerinden projeler yapmaya devam etmektedir.

Bir cevap yazın