You are currently viewing Ekmek Elli Adamın Portresi

Ekmek Elli Adamın Portresi

Merhaba çok değerli Aralık Mag takipçileri;

Bugünkü yazımda size ekmek elleri olan bir adamın portresinden bahsedeceğim. 1952 yılında Vallauris’te çekilmiş bu fotoğraf; mutfak masasında önünde boş bir tabakla oturan bir adamı gösteriyor. Adamın dalgın ve boş bakışlarını incelerken aynı zamanda ekmek elleri de tüm absürtlüğüyle gözümüze çarpıyor. Bu ironik ve oldukça sade portrede adamın kim olduğunu yansıtan hiçbir element göremiyoruz; kimdir, ne iş yapar, en ufak bir fikrimiz yok.

Gerçekten de bu adamın kim olduğunu bilmeyen biri için bu portre her ne kadar saçma gelse de tamamen yalın bir Picasso ile karşı karşıyayız; ekmek elleri ve o dalgın bakışları Picasso’nun absürt kişiliğini özetliyor bile diyebiliriz. Bu fotoğraf Robert Doisneau tarafından çekilmiş, kendisi Paris’ten ayrılmayı çok sevmeyen bir fotoğrafçı olmasına rağmen bu güzel portreyi Paris’ten çok uzakta çekmiş.

Picasso’nun mesleğini yansıtmayan veya onu herhangi bir şekilde “Bakın, Picasso!” şeklinde gösteremeyen bir portre olarak bu fotoğraf bana on dokuzuncu yüzyıl portrelerini hatırlattı; on dokuzuncu yüzyılda insanlar fotoğraf stüdyolarına gidip (zaten Kodak on dokuzuncu yüzyılın sonunda ortaya çıkıp taşınabilir fotoğraf makineleri üretene kadar fotoğraflar genellikle stüdyolarda çekiliyordu) kendilerini topluma göstermek istedikleri şekile bürünüyorlardı ve o şekilde fotoğraflanıyorlardı. Başka bir deyişle, tamamen tiyatroya ait elementlerle (“theatrical” veya “théâtral” kelimesinin karşılığını bulamadım) kaplıydı, çünkü sosyal statüyü amaçlıyordu ve kurmacaydı.

Hatta kartvizit fotoğrafın mucidi Adolphe Eugène Disdéri, bu icadıyla beraber daha on dokuzuncu yüzyılda bir nevi bugünkü sosyal medya mantığını oluşturmaya başlamıştı diyebiliriz: Fransızcası “carte-de-visite” olan ve kelimesi kelimesine çevrildiğinde “ziyaret kartı” diyebileceğimiz yaklaşık 9×6 santimetre olan fotoğrafların tek amacı kişinin sosyal bir görüntü çizip bunu insanlara gösterebilmesiydi. Zaten küçük olan fotoğrafları yanında taşımak ve “Bana bakın!” diye gösterebilmek (bazen şık kıyafetlerini göstermek için, bazen de nereye gittiğini göstermek için, hava atmak için demek yanlış olmaz sanki) oldukça kolaydı.

Disdéri’nin portreleri böyleyken o zamanlardaki fotoğrafçılar için kartvizit portreler yeni bir fotoğraf geleneği oldu diyebiliriz; çoğu fotoğrafçı bu kartvizit portreleri ile modelin sosyal statüsünü gösterecek fotoğraflar çekmeye başlamıştı.

France, c. 1874: Paris, Jules Verne by Nadar

Ancak, aynı zamanlarda yaşamış Fransız fotoğrafçı Nadar için durum böyle değildi; Nadar, kendisinin sonradan “ressemblance intime” olarak adlandıracağı (“intimate ressemblance” sanırım “samimi benzerlik” diye çevrilebilir) felsefesiyle ve kendi deyimiyle amacının modelin “psikolojisini” yansıtmak olmasından dolayı, Disdéri’nin tanıttığı portre geleneğinden tamamen ayrışır. Çünkü Nadar, ünlü insanların sosyal statülerini göstermek yerine onların daha sade, daha “normal” hallerini gösterip aynı zamanda da içlerinde bulundukları ruh halini göstermek istiyordu. Bence bu, kendisinin Jules Verne portresinde oldukça da güzel gözüküyor.

Aşağıya Sarah Bernhardt’ın (on dokuzuncu yüzyıl Fransa’sının en ünlü tiyatro oyuncularından biri) hem Nadar tarafından çekilmiş “psikolojik portresi”ni hem de Napoléon Sarony tarafından çekilmiş kartvizit portresini bırakıyorum, ne anlattığımı bu iki portre net bir şekilde ortaya koyuyor diye düşünüyorum.

France, c. 1864: Paris, Sarah Bernhardt by Nadar
USA, c. 1880: New York, Sarah Bernhardt by Napoléon Sarony

Bu ekmek elleri olan adamın portesinde, gerçi portrenin gerçek ismi “Les pains de Picasso” yani “Picasso’nun Ekmekleri” olsa da, sosyal statü kaygısı görmediğim için, sizlere bu fotoğrafı tanıtmak ve portre fotoğrafçılığı hakkında biraz tarihi bilgi vermek istedim. İkinci el kitaplar satan bir dükkândan normal fiyatından çok daha uyguna aldığım rastgele bir fotoğraf kitabındaki bu portreye baktıkça aklıma gelen her şeyi sizinle paylaştım, okuduğunuz için çok teşekkür ederim.

Ekmek ellerden nereye geldik bilmiyorum ama su göllerden umarım güzel yerlere gideriz diyorum ve yazımı bitiriyorum.

Kullandığım kaynağı aşağıya bırakıyorum:

Magni, L. (2018). Robert Doisneau. In Photographes – Ils ont marqué leur siècle (p. 85). HEREDIUM.

Tuana Seda Hürmen

2001 Maltepe doğumlu olan Tuana Seda Hürmen, Galatasaray Üniversitesi Felsefe bölümü öğrencisidir. Çocukluğunda babası Murat Hürmen sayesinde ilgilenmeye başladığı fotoğrafçılığa 2020 yılından beridir aktif olarak devam etmektedir. Aralık Mag ailesiyle, kurulduğu dönemde çıkan Aralık Mag Fotoğraf Dergisi’ne eleştiri yazıları yazarak tanışmıştır. Sonrasında Aralık Blog’un ekibine dahil olmuştur ve Aralık 2021’den itibaren Aralık Blog’un editörlüğünü yapmaktadır. Erasmus değişim programıyla Liège Üniversitesi’ne gidip orada aldığı “Histoire de la photographie et du photojournalisme” dersiyle fotoğraf tarihine olan ilgisini, Celil Sadık’ın online atölyeleri ile de sanat tarihine olan ilgisini pekiştirmiştir. Son zamanlarda çoğunlukla analog filmlerin renkleriyle ilgilenerek portre çalışmalarına ve amatör sokak fotoğrafçılığına devam etmektedir.

Bir cevap yazın